İSTANBUL MEHTER : 0212 613 57 24
OSMAN SAK : 0532 421 92 64

Türk Tarihinde Askeri Müzik

          Büyük Türk milletinin medeniyet ve Kültür sahasındaki yüksek kudret ve kabiliyeti,bilhassa Büyük Osmanlı Devletinde dünyaca bilinen ve teslim edilen bir hakikat olmuştur. Türklerin çok eski devirlerden beri, güzel san’atlara karşı olan istidat ve ilgileri, her şeyden önce musikiye verdikleri kıymet, yerli ve yabancı tarih sahifelerinde göze çarpmaktadır. Türkler arasında musikiye gösterilen bu derin ilgi, aile içinde savaş meydanlarına kadar yayılmış, Türk Hakanlarının, Osmanlı Padişahlarının, serdar ve Vezirlerin, hatta dış memleketlerde görevli sefirlerin, ordugahlarında, saraylarında, kale ve kulelerinde, konak elçiliklerinde ve günün belirli saatlerinde repertuvarlarında mevcut bazı KOK (Beste ve Kompozisyon)ların çalınması yani, nevbet vurulması en önde gelen görenekleri ve gelenekleri olduğu söylenir.
          Benzeri görülmemiş derecede savaşçı olan Türk Milleti ele geçirdiği ülkelere bu geleneklerini de götürmüşlerdir. Bugün yalnız doğu ülkeleri değil, Avrupalılar da Askeri Musikilerini Türklere borçludurlar. Bu geleneklerin son işaretlerine, Cengizler, Timurlar, Harzemler, ve Selçuklulardan sonra Büyük Osmanlı Devletinin arşivlerinde araştırabildiğimiz kadarıyla kısmi olarak bu kitapçıkta yer verilebilmiştir.
Türklerde musiki milattan çok öncelere dayanmaktadır. Bu musikinin, günümüzden 2500 yıl öncesine kadar uzandığı tarihi kayıtlardan anlaşılmaktadır. Daha öncesi ise, efsanevi şekilde rivayetlerden teşekkül etmektedir.

          Osmanlı Orduları Müzikasının, (Mehterhane) ve (Tabılhane) sözleriyle anılması, bu ocakların başlangıcının  Arap ve Fars Kültüründen  geldiği intibaını verebilir. Ayrıca, Zurna, Nefir, Tabıl, Zil gibi saz isimlerinin de Türkçe olmayışı bu görüşü kuvvetlendirebilir. Ancak, bunun sebebini Türklerin İslamiyeti kabul edişlerinin ilk zamanlarındaki tercümecilikte ve aslına ulaşmak için gösterilen gayretlerde aramak gereklidir.
Orhun Yazıtları (VIII.Miladi Yüzyıl), Kaşgarlı Mahmud’un Arapça açıklamalı Türkçe Lugatları, Divanı (M.XI. yüzyıl) gibi eski kaynaklar, Farabi, Harzemi gibi Türkistanlı bilginlerin musiki eserleri, tabılhanelerin Türk Kağanlarının saraylarında bulunduğunu ve (TUĞ) ismiyle anıldığını ortaya koymaktadır. Bu kelimeyi Çince sananlar olmuştur. Nitekim (TUĞRA) kelimesini de Farsça zannedenler olmuş, lakin Kaşgarlı Mahmud’un lugatındaki açıklama gerçeği ortaya çıkarmıştır.
          TUĞ topluluklarının çaldıkları bazı sazların o zamanki adları ile bugünkü karşılıklarını şu şekilde vermek mümkündür:
          YIRAĞ: Surnay, zamanla bizde;Zurna
          BURGAY: Bur veya Buğ: Boru, Arapça; Nefir
          KÜVRÜK: Kus. Zamanla bizde; Kös
          TÜMRÜK: Tabıl, dühül. Zamanla bizde; Davul
          ÇENG: Zil, Gong, Çanğ
          Bunlardan has Türkçe olanların, Asya ve Kıpçak çerçevesinde epeyce uzun ömürlü oldukları bilinmektedir. Evliya Çelebi, Krımlıların atlar üzerindeki KÜVRÜK yani, kös çalıcılarını yerinde gördüğünü Seyahatnamesinde yazmaktadır. Burguy, (Boru) ise bizde hala vardır. Balkan dillerinde Zurnanın küçüğüne Cura ismi verilmiştir. Aslında Yurağ’dan kalma bir kelime olmalıdır.